Zaman geçiyor, bizlerse onunla birlikte ilerleyen yaşam yolculuklarında nerede nasıl olduğumuzu anlamaya çalışırken, diğer tarafta kendimize göre bir hayat yolu çizmeye çalışıyoruz. Acaba gerçekten hangisi bizim hayatımız oluyor? Gerçekleştirmeye çalıştığımız hayaller mi, yoksa onları gerçekleştirmeye çalışırken başımızdan geçenler mi? Sanıyorum bu sorunun cevabı, zamanla birlikte akmakta ve o süreç içerisinde başımızdan geçenlerde bizim hayatımız oluyor.
Bir iki dakika kendimizden geri durup seyredebilirsek hayatı; ne düşünürsek düşünelim, ne yaparsak yapalım, ne istersek isteyelim, neye şikayet edersek edelim, neye direnirsek direnelim yaşam akıyor. Sorumluluğu üzerimize almadığımız sürece de olduğu gibi devam ediyor, bizden bağımsız olarak. Bütünlüğün bir parçası olmak yerine, pasif bir yaratık olmayı tercih ettiğimizde, hep mutsuzluk ve tatminsizlik bizleri bekleyen. Ama ya pozitif düşünme, hayal et olur, inan olur, hisset olur; bütün bunlara ne oluyor. Yaptığımız seçimler... Pasif bir yaratık olarak kaldığımız sürece, yüzeyde yaptığımız her çalışma kendini kandırmanın ötesine gidemiyor. Bir süre işe yarıyor, seni bir yerlere taşıyor ama sonrasında geriye gerçekler kalıyor; uyuşuk, rahat alanı içine tıkanık, risk almadan boş hayaller kuran, sınırlarını zorlamadan eleştiren, şikayet eden pasif benliğimizle kalıyoruz.
O yüzden gelin kutunun dışına çıkalım. HADİ DURMAYIN ORADA, biraz da dışardan bakın kendinize. Çok kızdığınız insanların gözünden, çok sevdiğiniz sizi pohpohlayan insanların gözünden, hiç tanımadıklarınızın gözünden, inancınız her neyse yaşam piramidinin en tepesine koyduğunuz varlığın gözünden bakın. Ne görüyorsunuz? Sizi bilmem ama ben ne gördüğümü biliyorum. Bugün ki yazının depresif bir havada olmasının nedeni olan şeyleri, görüyorum kendime baktığımda. Kendimi görüyorum; çıplak bir şekilde, olduğum gibi. Ama size göstermem, çünkü korkuyorum güçsüzlüğümden, çirkinliğimden, boşluğumdan. Daha ben görmek istemezken kendimi size neden göstereyim ki. Aslında sırf bu yüzden bu yazıları yazmaya başlamadık mı?
Biz erkekler, bu durumda şu an için sadece ben, bu ve benzeri sebeplerle hep kendimi kapatıyorum, filtreliyorum. Olduğum gibi kendimi kabul edemediğim her an, dışarıya kendimi saklayarak gösteriyorum. Kendimde hoşuma gitmeyen bir özelliği bastırarak, tam tersini yaparak aslında o ben de yokmuş gibi yapıyorum. Çünkü korkuyorum, yalnız kalmaktan, sevgi ve saygı ihtiyacımın karşılanamayacağından korkuyorum. Korkuyorum. Ölümden, sevilmemekten, sayılmamaktan, hor görülmekten, aşağılanmaktan, kadınlardan, erkeklerden, kendimden. Evet liste uzayabilir. Hatta böyle bir listenin yazılmış en uzun hali için Şahika Tekand’ın yazıp yönettiğ ve oynadığı “Karanlık Korkusu” oyununa gidebilirsiniz. (araya reklam da koymuş olduk). Ama en çok kendimden korkuyorum, diğer bütün korkular kendimi gerçekleştirememe, kendim olamama, kendimi sevmememden kaynaklanıyor. İşte bu yüzden ben ve etrafımızda gördüğümüz çoğu insan bize gerçek görünmüyor. Hatta bu yüzden yıllar sonra bile sevgilimize, eşimize, dostumuza, ortağımıza, çocuğumuza seni tanıyamıyorum diyoruz. Çıplak benliklerin saklı olmasından ötürü.