“ooo piti piti karamela sepeti
terazi lastik jimnastik
biz size geldik bit-len-dik!”
Son hece kime geldiyse o artık oyunun “ebe”si…
OYUN…
Çocukluğumuzun vazgeçilmezi…
Şimdiki çocuklar bilmiyorlar oyunu. Ya da şöyle demeliyiz belki, bizimkinden çok ama çok farklı onların oyun tanımı… Modern yaşam, zamane çocuklarına bir dolu yenilik sunarken, oyuna ayrılan süreyi de kısaltıyor çünkü. Artık oyunlar internette ve oyun arkadaşları da yalnızca kendileri…
Oysa çocukken oynadığımız oyunlardı farklı birer birey yapan bizi: daha zeki, belki daha karmaşık ama daha iletişimci…
Hatırlayalım…
OYUNA çağırdık: “Saklambaç oynayan kaleye mum diksiiiiiin!”
Mumlarımızı diktik, bir parçası olduk o ilk oyunun. Ebe yumdu gözlerini. Saymayı bitirir bitirmez yükseldi sesi: “Önüm arkam sağım solum sobedir/Saklanmayan ebedir…”
Bir yandan saklanırken, bir yandan heyecanla bulunmayı bekledik.
Büyüdük, peşimizi bırakmadı bu çelişki. Ne istediğimizi çoğu kez bilemedik…
Bildiğimizde de söyleyemedik. Kuytu köşelere değil ama, maskelerin ardına gizlendik.
Belki de, eski alışkanlıkla, biri “Elma” desin diye bekledik!
Tebeşirle, bulamadık, kiremit kırığıyla çizildi sokağa “seksek” çizgileri… Hevesle fırlattık kaymak taşımızı. Biz de sekerek ardından gittik. Çizgilere basmak yasaktı. Çemberin içinde ya da dışında olabileceğimizi ilk kez orada öğrendik aslında. Ve ilk kez orada vardık hedefe dengede ve adım adım ulaşmanın tadına…
İstediğimiz OYUNU seçebiliyorduk. Enerjimizi boşaltmak için koşmak gibisi yoktu! Kalabalıktık. Okul bahçelerinde yakalamaç oynadık. Adı üstünde, birileri kaçarken öbürleri yakalamak için kovalıyordu. Kaçanların kendi kalelerinde dokunulmazlıkları vardı. Kovalayanlarsa kendi kalelerine hapsederdi yakaladıkları tutsakları. Büyüdük, şimdi de üzüntüden, hayal kırıklıklarından, hastalıklardan kaçıyor; aşk, para, mutluluk kovalıyoruz…
Çektikçe uzayan lastiklerimiz vardı. Okul civarındaki kırtasiyede satılan ya da annemizin dikiş sepetinden aşırılan. Atlayıp zıpladık: Birler, ikiler, üçler… Kız oyunuydu lastik, kızlar genelde futbol oynamazdı ya, biz de dar alanda kısa paslaşmalar yaşamayı işte orada öğrendik…
Harika bir oyundu “yerden yüksek”… Düz zeminlerde can havliyle koşar, bir yükselti bulur bulmaz rahat bir nefes alırdık. Zira bir kere “yerden yüksek!” dedik mi, ebe karşısında dokunulmazlık kazanırdık. Tıpkı şimdi yüksek mevkilerde olanlar gibi.
OYUNDA Kulaktan kulağa fısıldanan sözcüklerimiz, hatta bazen uzun cümlelerimiz vardı. En başta söylediğimizin, sondaki arkadaşımız tarafından yüksek sesle dile getirildiğinde nasıl değiştiğini görüp şaşırdık. O zamanlar daha bilincinde olmasak da, işte dedikoduyla da böyle tanıştık.