Geçen haftanın en ilgi ceken olayi, Cem Yılmaz’ın Borusan Senfoni orkestrasını yönetmesiydi. Bir orkestra yönetiminden ziyade, Cem Yılmaz’ın orkestra eşliğinde yapılmış bir stand up gösterisiydi. Eğer hedeflenen, izleyici çekip para toplamaksa, tam isabet. Ancak aynı zamanda insanların klasik veya orkestra müziğine ilgi duymaları da hedefler arasındaysa, o zaman Cem Yılmaz’ın doğru seçim olup olmadığı tartışılır.
Orkestra yönetmeyi bilmeyen ve her hareketinde acemilik kokan Cem Yılmaz’ın daha uzun sürede hazırlanması gerekirdi. Sadece eline sopa verilip 4/4’lük vuruş öğretilerek koca parçayı yönetmesi ne komik ne de ilgi çekici. Bunun yanı sıra oraya salt Cem Yılmaz için değil, aynı zamanda müzik dinlemeye de gelen müzikseverleri de aptal yerine koymak bir hakarettir. Bir komedyene ancak bu kadar orkesra yönettirilirdi demeyin. Neredeyse 20 yıl evvel hiç nota bilmeyen Danny Kaye’in orkestra yönetimi yıllarca birçok ülkede izlendi ve kahkahalara boğulanlar hem muhteşem bir stand up gösterisi izlerken, bir yandan da müzik ziyafeti çektiler. Danny dans etti, orkestranın çaldığı ani vuruş ve ritmik değişimlere ilginç tepkiler verdi, ve hatta şarkı söyledi. Hiç nota bilmeyen Danny’nin çok iyi bir dansçı olduğunu ve uzun yıllar şarkı söylediğini biliyoruz. Ancak ince zekası ile övünen Cem Yılmaz da belki bir haftada değil, ama 2 ayda çok daha verimli, orkestrayla uyumlu biri haline getirilebilinirdi.
Tek tek yaptıklarını eleştirmenin bir yararı olmaycak artık elbette. Fakat aklımıza takılanlar arasında “Flight Of The Bumblebee” eserini sineklikle yönetmesi gerçekten çok bayat bir espriydi. Müzikal alt yapısı olmayınca orkestraya hakimiyet kuramadı ve esprilerinin kalitesi düştü. Elbette Victor Borges’in performansını Yılmaz’dan bekleyen yok. Ancak planlı bir eğitimle bu sağlanabilirdi.
Aslında yarım yamalak da olsa bu geç kalmış fikri ben yıllar evvel Metin Akpınar’dan bekledim. Hem müziğe hakimiyeti, hem güzel sesi, hem de yaratcı esprıleriyle muhteşem bir gösteri sunabilirdi İstanbul Devlet Senfoni Orkestrasıyla. Biz bu tür sanatsal konularda batıyı 50 sene geriden takip ettiğimiz ve onu da gayri ciddi yaptığımız için bu ihale Cem Yılmaz’a kaldı ve vasat bir stand up ile mesele kapatıldı.
*****
Oscar akademi ödülleri 7 Martta sahiplerini bulacak. Ne var ki biz Türkler birçok filmi henüz göremediğimiz için kimin ne ödül alması konusunda fikir sahibi değiliz. Bu ilkelliğe artık bir son verilmeli ve ülkemize gelecek filmler Oscar töreninden önce vizyona sokulmalı. Kopya dvd ve cd satan dükkanlarda bu filmlerin aylar öncesinde buluncağını bana hatırlatan yüzlerce yakınıma aynı cevabı vermekten bıktım ve bu satırlardan tekrar ediyorum ki: Sinemada veya orjinal dvd’de izleme kalitesi ile kopya dvd veya cd’den kaymış renkleri izlemek, film izlemek demek değildir! Sinemaya sadece oyunculuk veya konu olarak bakan bir anlayış hakim oldukça, daha çok kopyacı sahtekarları zengin ederiz ve sanatsal çalışmaların inceliklerinden mahrum kalırız.
Ne garip çelişkidir, hem akademi ödülleri televizyondan canlı yayınlanır, hem de bu kadar ilgi varken filmler önceden vizyona girmez. Bir de bu yetmezmiş gibi ntvmsnbc.com ödüllü anket başlatmış. Kazananları doğru tahmin edebilirseniz çeşitli hediyeler veriliyor. Bir kişi de çıkıp “Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?” diyor mudur acaba. Aslında söylenen çok açık. Kopyasını alın, izleyin, oy verin.
Mp3 çılgınlığının müzik sektörüne vurduğu baltayı bu gidişle sinema için de göreceğiz gibi görünüyor. En azından Türkiye’de.
Şimdi önce akademi ödüllerini izleyeceğiz, sonra görmek istediğimiz filmlern ödül almasını bekleyeceğiz ki Türkiye’ye rahat pazarlanabildiğinden bir an evvel gelebilsin.
“Ezel dizisi çılgın gibi izleniyor. İlkokulda çocuğunuza Monte Cristo Kontu’nu okutmazsanız işte böyle olur”
Mehmet Demirkol Spor Yazarı